Paylas-TR


Yeni Konu aç Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Arama Stil
Alt 05 Ekim 2008, 17:29   #1 (permalink)
Bundan sonra diLim LâL
 
aŞk-ı LâL - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
  Date: 10 Eylül 2008
 Mesajlar: 30,893
Standart Atatürk’ün laiklik anlayışı ve günümüzdeki durum

ATATÜRK’ÜN LAİKLİK ANLAYIŞI VE GÜNÜMÜZDEKİ DURUM

Ergun AYMERGEN

GİRİŞ
Atatürk’ü ve reformlarını değerlendirenler genel olarak iki odakta toplanırlar. Bunlardan birincisinde buluşanlar, büyük liderin bilinçli, planlı ve sistemli bir devrim süreci gerçekleştirdiğini ileri sürerler. Diğerleri ise, onun, belirgin bir düşünce sistemi içinde bulunmadığını, gelişen olaylara ve koşullara göre atılım yapan bir lider olduğunu savunurlar. Atatürk’ün bilinçli devrim sürecinden uzak olduğunu savunanların sayısı azdır. Bunların büyük bölümünü de, daha Kurtuluş Savaşı’nın başından beri çeşitli nedenlerle ona karşı çıkanlar oluşturmaktadır.
Gerçek odur ki, Atatürk, henüz gençlik çağının başında devlet ve toplum için çıkış yolu arayışları içine girmiş, sonunda da “Ulusal sınırlar içinde, özgür ve uygar bir toplum” ışığına ulaşmıştır.
O, bu sonuca ulaşmak için oluşturduğu programını evrelere ayırmış, bu arada ortaya çıkan olaylardan da -kuşkusuz- yararlanarak geleneklerine çok bağlı olan ulusunun duygu ve düşünceleri üzerinde bir oyma sanatçısı gibi sabırla işleyerek, belirlediği amaca kısa sürede ulaşmıştır.
Dokuz yılda yaptıklarımız bir mantık zinciri içinde düşünülürse; ilk günden bugüne dek izlediğimiz genel gidişin, ilk kararın çizdiği çizgiden ve yöneldiği amaçtan hiç ayrılmamış olduğu kendiliğinden ortaya çıkar.
Bu sözler O’na aittir ve 1927 yılında okuduğu SÖYLEV’de yer almıştır.
Atatürk, amacı doğrultusunda belirlediği programını, birbiriyle bağlantılı ve zaman zaman da iç içe üç evrede gerçekleştirmeyi planlamıştır.
Bu evreler şunlardır:
1) İşgal altındaki yurdu düşmanlardan temizlemek ve özgürlüğe kavuşturmak;
2) Ulus egemenliğine dayalı yeni bir devlet kurmak;
3) Her türlü maddi ve manevi değerlerini yitirerek çökmüş bir toplumdan; aklın, bilimin, yaratıcılığın egemen olduğu, ırk ve cins farkı gözetmeksizin bütün bireylerin eşit bulundukları, düşünce ve eylemlerinde özgür oldukları, çağdaş ve uygar bir toplum yaratmak.
TEMEL ÖĞE
Atatürk, bu üç evrede gerçekleştirmeyi planladığı devrim sürecinin temeline laikliği koymuştur. Çünkü o laikliği; millet ve devlet olmanın, iç ve dış barışı sağlamanın, Batılılaşmanın, özgürlüğün ve toplum için görev yapacak yönetimlerin temel öğesi olarak görmüş benimsemiştir.
Bir gün gelecek, devrimleri başaracağım. Üyesi olduğum ulus bana inanmalıdır. Saltanat yıkılmalıdır, devlet bütünleştirici bir öğeye dayanmalıdır. Din ve devlet birbirinden ayrılmalı, Doğu uygarlığından sıyrılarak Batı uygarlığına geçmeliyiz. Kadın ile erkek arasındaki ayrılıklar ortadan kaldırılarak yeni bir toplum düzeni kurmalıyız. Latin kökünden alfabe seçmeli, kılık kıyafete kadar, her şeyimizle Batılılara uymalıyız. Bunlar bir gün olacaktır.
Mustafa Kemal, bu inançla sözleri söylediği zaman yıl 1907’dir ve o henüz 24 yaşındadır. Birinci Dünya Savaşı bir yana, daha Balkan Savaşları bile çıkmamıştır. Ülke, Abdülhamit’in örttüğü kara bir bağnazlık perdesi altındadır. O, Kurmay Okulu’ndan yeni mezun olmuş, bir süre önce VATAN VE HÜRRİYET adlı gizli derneği kurmuş, sürgün olarak gittiği Suriye’den kaçarak, düşüncelerini eyleme geçirmek için Selanik’e gelmiştir. Bu sözleri söylediği kişi ise Bulgar Türkoloğu Monolof’tur.
Yukarıdaki sözler, daha 24 yaşında iken onun, nasıl bilinçli bir devrim sürecini gerçekleştirmeyi planladığını ortaya koyması bakımından önem taşır. Başka bir anlatımla da, onun, bilinçten ve sistemden yoksun olduğunu ileri sürenlere verdiği cevaptır.
ATATÜRK VE LAİKLİK
Düşüncede Laiklik
Atatürk’ün anladığı laiklik, “Sezar’a ait olanı Sezar’a, Tanrı’ya ait olanı Tanrı’ya bırakmak” değildir. Günümüzde bile benimsenen “Din ve dünya işlerinin birbirinden ayrılması” tanımı, ona göre biçimcidir, düzeyseldir, içerikten yoksun bir laiklik anlayışıdır. Laiklik; saltanatın ilgası, hilafetin kaldırılması, din ile ilgili sözlerin anayasadan çıkarılması ya da laik sözcüğünün anayasaya konulması değildir.
Ona göre laiklik, bir “yaşam”, “ilerici ve özgürlükçü bir yaşam biçimi” dir; toplum düzeninde yer alan hemen bütün kurumların din ile olan bağlarının kesilmesidir. Başta siyasal kurumlar olmak üzere; aile, eğitim, ekonomi, hukuk, sanat, yargı ve düşün kurumları ile kıyafet, yazı, konuşma, hatta görgü ile geleneklerin bile din kurallarından sıyrılması, çağın ve diğer koşulların gereklerine uygun olarak yeni baştan düzenlenmesidir.

Atatürk’e göre laiklik:
  • Toplumdaki inanç ayrılıklarını ortadan kaldıracak, bireyleri vatandaşlık çatısı altında birleştirecek ve iç barışı sağlayacak güçlü bir bağdır;
  • Bir toplumun, çağdaş, özgürlükçü ve demokratik kurallarla yönetilmesi için gerekli olan ana öğedir;
  • Özgür yaşayışın ve özgür düşüncenin en güçlü kaynağıdır;
  • Doğunun mistik düşünce sisteminden kurtularak, Batının araştırıcı, yaratıcı ve değerlendirici hümanist sistemine ulaşmada yol gösteren bir pusuladır;
  • Ekonomik, sosyal,siyasal ve kültürel dağınıklılığı ortadan kaldıran,uluslar topluluğu içinde”tam bağımsızlık” ilkesine dayalı, eşit ve saygın yer almayı öngören bir güçtür;
  • Gençlerin; araştırıcı, ilerici ve olumlu düşüncelere açık, özgürce yetişmeleri için Milli Eğitimin tek güvencesidir;
  • İnanç duygularını sömüren yönetimlere karşı en etkili frendir;
  • Uluslararasındaki dil, din ve ırk ayrımını ortadan kaldıracak, toplumları barış içinde bir arada yaşatacak kurumların önde gelenidir.
Özetle, Atatürk’e göre laiklik,”uygar bir yaşama biçimi” dir.
Bu nedenle, ilk adım olarak, gücünü ulusunun egemenliğinden alan parlâmento açılmış, sonra saltanat kaldırılmış, hilafet siyasal iktidardan uzaklaştırılmış, Cumhuriyetin ilanı ile de ulusal sınırlar içinde yeni bir devlet kurulmuştur.
Uygulamada Laiklik
Böylece Mustafa Kemal, önceden belirlediği iki temel hedefe ulusunun da katkısıyla dört yıl gibi bir kısa sürede ulaşmıştır. Sıra, öncekilere anlam ve uygulama olanağı kazandıracak üçüncü evreye, laikliğin somutlaştırılmasına gelmiştir.

Bu evrede;
  • Dini bazı zorunlulukları öngören hükümler anayasadan çıkarılmış,
  • Medreseler kaldırılmış,öğretim birleştirilerek çağdaş ve ilerici ilkelere bağlanmış
  • Şeriye ve Evkaf Bakanlıkları yerine Diyanet İşleri Başkanlığı oluşturulmuş,
  • Şeriye Mahkemeleri ilga edilerek yargı kurumları çağdaş biçim ve içerikle kurulmuş, Mecelle kaldırılmış,
  • Fes yasaklanmış, şapka kabul edilmiş,
  • Yerli kumaştan, uygar biçimde elbise giyilmesi öngörülmüş,
  • Dini takvim yerini Batılıların kullandığı takvime bırakmış, Batılı saat alınmış,
  • Üniversitelerin açılmasına başlanmış,
  • Sanat anlayışını; bağnaz, skolastik etkiden kurtarmak amacıyla çağdaş eğitim kurumları açılmış,
  • Medeni Kanun ile bireylerin aile ve özel yaşamlarında uygar kurumlar egemen olmuş,Ceza Kanunu ile bu alandaki uygulamalar önemli ölçüde insancıl boyutlar kazanmış, Ticaret kanunu ile de ekonomik yaşam günün gereklerine adapte edilmiş,
  • Latin sayıları benimsenmiş,
  • Yeni Türk harfleri alınmış, eskisi terkedilmiş,
  • Çağdaş ölçü birimleri eskisinin yerini almış,
  • Dilde, yabancı etkilerden kurtulma çabası başlatılmış,
  • Gerçek tarih bilincine yönelinmiş,
  • Soyadı Kanunu benimsenmiş, lakap ve sanlar kaldırılmış,
  • Kadınlara milletvekili seçme ve seçilme hakkı verilmiş,
  • Genel tatil günleri, dinsel içerikli Cumadan Pazar’a alınmıştır.
Bu ve benzeri girişimlerin hepsi, tek tek birer reform niteliği taşırlar ve birbirlerinden bağımsız görünebilirler. Ancak ortak özellikleri, temelde laiklik ilkesine dayanmaları, bu kaynaktan aldıkları güçle bütünleşerek “Atatürk Devrimi”ni oluşturmalıdır.
GERÇEK DİN OLGUSU
Bütün bilim adamları, dinin, iki temel öğeye dayandığını kabul ederler. Bunlar, maddi ve manevi öğelerdir.
Maddi öğeyi; dinin nasları (doğmaları) oluşturur. Başka bir anlatımla; değişmez kabul edilen temel düşünceler, emirler ve din kurumlarıdır bunlar. Örneğin ibadet, hac, oruç gibi. Devleti din kuralları ile yönetmek isteyenler, naslara dayanırlar ve bu dogmatik anlayıştan yola çıkarlar. Biçimselliği esas alırlar. Din gereklerini siyasal ve sosyal kurumlarda özdeşleştirirler. Osmanlı İmparatorluğunda olduğu gibi...
Manevi öğe ise, dinin özünü oluşturur. Bu, bireylerin, doğaüstü güçleri sezgi ile bulmaları, insanı insan yapan değerleri her türlü dış etkilerden, doğmalardan uzak olarak akıl ile özgürce aramalarıdır. Bu öğeye dayananlar, sadece Tanrı ile insan arasındaki özel ve gizli ilişkiye yönelirler, buna bir aracının hangi amaçla ve yöntemle olursa olsun karışmasına karşı çıkarlar. İnsanlığın binlerce yıllık uygarlık tarihinin ürünü olan, insanın özgürlüğünü, eşitliğini ve en yüce değer olduğunu ortaya koyan ve İslam dinince de benimsenen bu öğe en mükemmel uygulamasına laiklikle ulaşır. Çünkü insanlar; iyiyi,doğruyu, güzeli, sevgiyi, erdemi ve kardeşliği akıl ile ve özgürce arayıp bulacaklar, iç dünyalarını yüce değerlerle doldurarak doyuma ve mutluluğa ulaşacaklardır.
Bu nedenle Atatürk laikliği, sadece uygar ve çağdaş bir toplum yaşamının değil, aynı zamanda gerçek bir din anlayışının gereği olarak da görmüş ve benimsemiştir.
Atatürk din olgusuna, yaşamının hiçbir döneminde karşı çıkmamış, tersine inanç dünyasını, insanların özgür iradeleriyle seçip benimseyecekleri bir alan olarak kabul etmiştir. Din özgürlüğü anayasal güvenceye alınmış, her dine serbesti tanınmış, ibadethaneler herkese açılmış; ibadet, bireylerinin inançlarının gereğine uygun olarak her çeşit dış etkenden korunmuş ve serbest bırakılmıştır.
Diğer dinlerin aksine, Müslümanlık, hem dünya hem de ahiret ile ilgili kuralları kapsadığı için, bu bileşim; eşitlik ilkesine dayanan, özgürlükçü ve akılcı kişilerin elinde gerek bireyler ve gerekse toplum için itici, yüceltici bir güç olmuştur. Buna karşın, cahil, dar kafalı, fanatik yada çıkarcı kişilerin elinde ise bağnazlığa tutuculuğa yönelmiştir.
XVII. yüzyıldan itibaren Osmanlıların, Batıda ortaya çıkan bilim ve düşün alanındaki gelişmelere gözlerini kapamaları, topluma, coğrafi sınır genişliğinin ötesinde pek bir şey vermemiş, buna, yönetime geçen bağnaz ve çıkarcı kişiler de eklenince, hem devlet ve toplum dibi görünmeyen bir uçuruma düşmemeye başlamış, hem de çağdaş gelişmelere açık olan İslam dini, nasların tutsağı haline gelmiş donmuştur.
Hz. Muhammed’in hem din lideri, hem de toplum yöneticisi olması, teokratik devlet özlemini çekenlerin en büyük dayanağı olmuştur. Gerçekte bu olgu, o günkü toplumsal koşulların bir sonucu olarak, Peygamberin, yeni bir din ortaya koyması yanında yeni bir toplum yaratmak istemesinden kaynaklanmıştır. Bu nedenle dinsel ve siyasal liderlik onun kişiliğinde birleşmiştir. Ancak, Hz. Muhammed bu iki görevi hemen hemen hiçbir zaman birbirine karıştırmamış, yönetim ve hukuki sorunlarla ilgili çözümlerde aklı ve pratiği uygulamış, bu arada sahabenin, özellikle Ömer ve Ali’nin görüşlerine önem vermiş, çoğu kez onlara uymuş, zaman zaman da cemaatin oyuna başvurmuştur.
Hz. Muhammed’in, din ile devlet yönetimini ayrı tutmasının en büyük kanıtı, kendinden sonra yerine geçecek kimseyi belirlememiş olması, toplum liderinin seçimini toplumun oyuna bırakmış bulunmasıdır. Ancak Ali dönemi sonrasında İslam toplumunun yönetimine talip olanların, iktidarı ele geçirmek için başvurdukları yöntemler, hem toplumun bölünmesine, hem de yöneticilerin iktidarlarını korumak için sertleşmelerine yol açmıştır. Bu arada din kuralları da iktidarların korunması için kullanılmaya başlanmış ve bu olgu giderek yozlaşmış, sonunda din siyasete egemen olmuş, millet ise ümmet durumuna geçmiştir.
Böylece, yüzyıllardır katı ve baskıcı teokratik devlet yönetiminin halife ve sultan adı verilen yöneticisine ümmet olarak bağlı bireylerinden oluşan, varlığının nedenini saf ve temiz din kurallarının giderek yozlaşan ve azınlığın çıkarı için kullanılan doğmalarına bağlayan bir toplumun Atatürk’ün öngördüğü biçimde, bireysel inanç dünyasından aile ve toplum yönetimine kadar uzanan geniş bir perspektif içinde tümüyle kısa sürede değişmesi pek kolay olmamıştır.
Ancak, uygulamada, Türk toplumunun yaşamında yer alan bütün kurumlarda laikliğe geçişin, öyle beklendiği kadar zor ve ağır faturalar karşılığında olmadığını da ortaya koymuştur. Başta eğitimsizlik olmak üzere, çeşitli nedenler yüzünden ulaşılamayan kırsal kesim bir yana, toplum yeni yaşam biçimini benimsemekte pek güçlük çekmemiştir. Öte yandan kırsal kesimdeki değişmeler bile umulanın tersine hem süratli hem de kapsamlı olmuş, bunda; söz konusu kesimin Atatürk döneminde feodal veya yarı feodal bir yapıdan kurtarılmaya çalışılmasının da büyük etkisi görülmüştür.
GÜNÜMÜZDE LAİKLİK
Atatürk, sağlığında hemen bütün reformları tamamlamış, gerek sözleri ve gerekse eylemleri ile onların yerleşip kökleşmesinde denetim, destek ve güven unsuru olmuştur.
Onun çok erken kaybının yarattığı şok, toplumda sarsıntıya yol açarken, buna eklenen İkinci Dünya Savaşı’nın getirdiği ekonomik ve sosyal çöküntü ile 1945’li yıllarda ortaya çıkan ve giderek gelişen sağlıksız siyasal olaylar, Atatürk Devrimi’nin temelinde bulunan laikliği doğrudan veya dolaylı olarak kemirmeye başlayacak tehlikeyi de beraberinde getirmiştir.

1945’de geçilen demokratik sistemin sağladığı olanakların siyasi çıkarlar için kullanılmak istenmesi, başta inanç dünyası olmak üzere toplumu çağdaşlaşmaya götüren kurumlara yönelmiş, kuşkusuz en büyük yarayı ise laiklik almıştır. Hem kullanan, hem de kullanılan için çok tehlikeli bir silah olan din konusunun istismarı, bir matematik yasası gibi hep aynı sonucu verdiği halde, kullananlar bunu görmezlikten gelmişlerdir. Çeşitli biçimlerde peş peşe ve zorla devrilen iktidarlar ellerini bu tehlikeli silahtan çekmemişler, kalkan olarak da demokrasinin ilkelerinden yalnızca biri olan “sandıksal çoğunluk” gerekçesine sığınmaya çalışmışlardır
  • Kuran’ın Türkçe’ye çevrilmesine karşı çıkmak,
  • Ezanın Türkçe okunmasını önlemek,
  • Anayasa dilini eskiye çevirmek,
  • İmam Hatip Okullarını programsız ve denetimsiz yaymaya çalışmak,
  • Tutucu kesimlerin elinde bulunan kuran kurslarına göz yummak,
  • Ticanilik, Nurculuk gibi gerici olaylarla flört etmek,
  • Kadınlarda kara çarşafa; erkeklerde cübbe, top sakal ve 99’luk tespihin yayılmasına ses çıkarmamak, bunların bir direniş simgesi olmasına göz yummak,
  • Ulusal düzeyde yarışma kazanan ve çağdaş anlayışlara uygun olarak yapılan resim ve heykelleri alanlardan ve kamu kurumlarından kaldırtmak,
  • Açıkça şeriat istenen mitinglerin yapılmasına izin vermek ve onlara katılmak,
  • Çeşitli kamı kurumlarında ve öğrenci yurtlarında mescitler yaptırmak,
  • Okullarda din kültürü yerine bir takım doğmaları genç beyinlere yerleştirmeye çalışmak,
  • Faize ve bankacılığa karşı çıkmak,
  • Arapça’nın ders olarak okutulmasını, doğal bir gerekliliğin ötesinde “Kutsal dil” olduğu konusundaki yanlış inancı sömürmek amacıyla gerçekleştirmeye çalışmak,
  • Kamu oyunda “sıkma baş” olarak nitelenen örtünme (tesettür) olayının, masum bir inanç uygulamasından çıkartılıp gerici bir direnişin organize duruma getirilmesi için öncülük etmesine yeşil ışık yakmak...
Bu benzeri olaylar, bazı yönetimlerin ve yöneticilerin, samimi inanç duygularının ötesinde, oy toplamak için başvurdukları gerici ve tehlikeli uygulamalar olarak ortaya çıkmıştır. Amaç, inananların saf ve temiz duygularını sömürmek ve siyasal üstünlük sağlamaktır.
Bağlanmış olmakla öğündüğümüz ve mutlu olduğumuz İslam dinini de, yüzyıllardan beri geçerli olduğu gibi, bir politika aracı olmak durumundan arındırmak ve yüceltmek gerekmekte olduğunu görüyoruz. Kutsal ve tanrısal olan güç ve inançlılığımızı, karmaşık ve renkten renge giren her türlü çıkar ve hırslara gösteri alanı olan politikanın bütün çirkin oyunlarından biran önce ve kesin olarak kurtarmak, ulusun bu dünya ve öteki dünyadaki mutluluğunun buyurduğu bir zorunluluktur. Ancak böylelikle İslam dininin ululuğu ortaya çıkar ve kendini gösterir.
Öyleyse, anlam ve kapsama artık herkesçe anlaşılmış olan devlet, hükümet deneyimlerini ve Millet Meclisi’nin görevlerini, din ve şeriat örtülerine bürünerek kim ve niçin kandıracaktır?
Üzülerek belirtmek gerekir ki, 60 yıl önce söylenmiş olan bu sözlerin hedef aldığı davranışları, günümüzde de görebilmekteyiz. Dün, Anıt-Kabir’i boykota kadar varan açık ve pervasız davranışlar, bugün daha dikkatli ve örtülü bir oluşum süreci kazanmıştır. Bazı hassas kesimlere verilen mesajlar; amaçlananın, bu kez yukarıdan değil, tabandan, toplum kitlesinden gelmesi yönünde olduğunu ortaya koymaktadır. Oluşturulmak istenen senaryo; demokrasi kurallarına uyarak, halkın inançsal istemlerine cevap vermek biçiminde gözükmektedir. Özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra toplumun geniş bir bölümünün tekrar yarı feodal bir yapı içine girmiş olması- bunda gene siyasi kadroların etkisi olmuştur- mistik ve kaderci dünya görüşümü bu kesimin üzerine örtmüş, laiklik, ancak kentsel bir özellik göstermeye başlamıştır. İstenen zaten budur ve amaç, günümüzde bu sürecin hızlandırılmasıdır.
Eğer etkili önlem alınmazsa, Atatürk’ün kullandığı sözcüklerle söyleyelim, halkın saf inançlarını, her türlü çıkar ve hırslara gösteri alanı olan politikadan ve politikacının oyunlarından korumak zorlaşacaktır. Ve İslam dimi, bir kez daha öz varlığını yitirerek işlevinden saparken, toplum yeni baştan gerici bir anlayışın ve uygulamanın perdesi arkasına sokulabilecektir. Bir yandan “maneviyat” sözcüğüne dayanılarak doğrudan laik kurumlara sinsice yönelen yıpratma çabaları, öte yandan eğitim sisteminde çağdaş uygulamayı hedef alan saptırma çalışmaları, günümüzde Atatürk’ün laiklik ilkesine dolayısıyla da “uygar toplum” hedefine yönelmiş iki büyük tehlike sinyalidir. Sadece bir sıkma baş olayında bile devletin çeşitli kurumları ile ağırlığını koyamaması, ya da daha gerçekçi bir niteleme ile “pasif kalması”, sanırım uygarlık havasını soluyan herkesi etkili ve demokratik bir çıkış yolu için düşünceye yöneltecek boyutlara ulaşmıştır. Ancak, akla dayanmayan ve sonunda pratiğe dönüşmeyen bir düşüncenin ise, en hafif deyimi ile “miskinlik” olduğu da unutulmamalıdır.
Konuyu, gene Atatürk’ün günümüz için de geçerli olan 60 yıl önceki sözleri ile kapatalım: Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz devrimlerin amacı, Türkiye Cumhuriyeti halkını, tamamen çağa uygun ve bütün anlam ve biçimiyle uygar bir toplum durumuna eriştirmektir. Devrimlerin asıl dayanağı budur. Bu gerçeği kabul etmeyen anlayışları yıkmak zorunludur. Şimdiye kadar milletlerin düşüncesini paslandıran, uyuşturan bu anlayışta bulunanlar olmuştur. Herhalde bu anlayışlarda bulunan hurafeler tam olarak sürülüp çıkarılacaktır. Onlar çıkarılmadıkça beyine hakikat nurlarını sokmak imkansızdır.

Ergun AYMERGEN




" Taklitlerasıllarınıyüceltir. "
Saygı duyulacak bir tarafınız varsa... O tarafınıza saygılarımla!
Resmi Tam Boyutta Görmek için Tıklayın.✿*゚¨゚✎
Resmi Tam Boyutta Görmek için Tıklayın.

Resmi Tam Boyutta Görmek için Tıklayın.



_"ikinci el övgü tüccarları varsın bol bol konuşsun benim satacak malım yok ki övgüye ihtiyacım olsun"

Resmi Tam Boyutta Görmek için Tıklayın.
Şimdi Sularında Sessiz Bir Gemiyim Ben
Gözlerinin Derinliğinde
Yol Alan..

Deniz Mavide, Bulut Beyazda, Yıldız Gecede..
(Sevdam Sabıkamdır...)
aŞk-ı LâL isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alıntı ile Cevapla
Yeni Konu aç Cevapla

Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 

Bookmarks

Tags
anlayışı, atatürk’ün, durum, günümüzdeki, laiklik
Seçenekler Arama
Stil